Pınar Billur Odabaşı
Köşe Yazarı
Pınar Billur Odabaşı
 

Tezatlıkta rakipsiziz

Hepimizin doğuştan gelen, tecrübeyle şekillenen, genlerle nakledilen, çevresel faktörlerden etkilenen, acıdan geçtikçe olgunlaşan türlü türlü hallerimiz var… Peki bu haleti ruhiyelerin içinde hiç tezatla iştigal durumlar yok mu; gelin biraz da bu pencereden bakalım hayatımızdaki ters köşelere…   Mesela işten geldiğinizde, mutfakta “akşam yemeği hazırlığı yapan anne güzelliği” diye bir şey vardır bizim aile yapımızda… Çok da kıymetlidir annemizi o çorba tenceresinin başında görmek; tahta kaşığı tencerenin yanına iki kez “çat çat” diye vurup, kapağı kapattığı an benim ömrümün en güzel filminin fragmanıdır… O ara mutfakta, ekranı hafiften yemek buharıyla buğulanmış minik televizyona takılır gözünüz… Henüz ağzınızı açmadan; “Amaaan öyle ses olsun diye açtım evladım. Saçmasapan şeyler, bunları izleyen var mı!” diyen anneniz; emin olun Esra Erol’un programındaki Ayşe’nin Fatma’nın; eşlerini kandırıp, köydeki inekleri sattırıp, sonra da o parayla estetik yaptırıp, evden nasıl kaçtığını bal gibi de biliyor. Peki “Sen nerden biliyorsun Pınar?” diye soracak olursanız; laf aramızda ben de iyi çorba yaparım; hayatımızı çorbaya çevirenlere inat…   Her sohbet ortamında doğallıktan bahsedenlere illâ ki denk gelmişsinizdir… Sosyal hayatta her beş kişiden ikisinin kendini; Cemal Süreya, ikisinin Ara Güler geriye kalanın da kendini Canan Karatay sandığı şu günlerde; kendiyle barışık olduğunu iddia edenlere bakıyorum… Sonra birden bire; saçları takma, kaşları boya, gözleri lens, tırnakları protez, kirpikleri yapıştırma, burnu estetik, botox’un bile kendinden soğuduğu marketteki o kadının; “Organik tavuk yok mu?” diye sorduğu dakikalara ışınlanıyorum… İç sesim “Organik tavuk size dokunur bence, alerji vs. yapmasın size; zira bünyeniz pek alışık gibi durmuyor” demeyi çok istesem de “Allahımmm n’olur sen aklıma mukayyet ol” deyip, sesizce uzaklaşıyorum…   Mesela bilmediğimiz bir numara arayınca, “Burda öyle biri yok kardeşim!” dediğimiz olmuştur mutlaka… Karşı tarafın ısrarla ve kendinden emin tavrıyla “Nasıl yok! Ama ben doğru aradım” sözüne; “Haklısınız, ben yanlış açtım galiba” diye dalga geçerek karşılık verdiğimiz, hatta teli kapatırken sıcakkanlı bir toplum olduğumuz için  “Görüşürüz” dediğimiz bile olmuştur… İşin vahim yanı; dalga geçtiğimiz bu durumu; bizim de başkalarına defalarca yaşattığımız gerçeğidir.     Ya da bir tartışma sırasında; “Aman bir tatsızlık çıkmasın, kimseyi kırmayayım” diye fedakârlık yapıp, kötü söz söylemeyip, içimize attığımız olmuştur illâ ki… Her defasında “Artık karşımdakine haddini bildireceğim, ‘hayır’ demesini öğreneceğim, bunları hiç haketmedim, hiç takılmıyorum, ne hâli varsa görsün!” derken buluruz kendimizi… O an Sezen Aksu’nun “İnsan biraz olsun akıllanmaz mı” dediği noktaya gelip; 3 dakika geçmeden hoooop maalesef yine Serkan Kaya’nın “Benden adam olmaz kabul ettim; insanları seçemiyorum; yaşadığım anılara takılıyorum gülüp de geçemiyorum” şarkısına evriliriz.  Yani diyorum ki; “iyi ki varsın” diyenlerin sanki hiç yokmuşuz gibi davrandığı şu hayatta; ahhh ahhh nur içinde yatsın o içimize attığımız cümleler…      Bir de canımızı sıkan, halini tavrını, aurasını pek de beğenmediğimiz içten içe hoşlanmadığımız insanlar vardır… Hatta bazen kendimizde kusur ararız; oysa etrafımızdakilerin paranoyak, sinir hastası olabileceğini hesaba katmayız.  Kendimizi yakın hissettiklerimizle dertleşip; onları yerden yere vurup, sonra da “Aman canım gıybet edip, günaha girmeyelim. Allah onun da gönlüne göre versin, herkes mutlu olsun” deriz… “Keşke beddualar tutunca geri bildirim gelse” diye iç geçirmekten korktuğumuz için en büyük atar giderimiz; “Herkese iyi uykular, siz fesatlar; yatakta dönüp durun inşallah” tadında olur…      Eşlerini ya da sevgililerini çekiştirip, birbirine dert yanmayı; psikolojik rehabilitasyon seansı sayanlara değinelim biraz da müsaadenizle… Ortamdaki biri, hayat arkadaşı için “Çok dağınık, ince fikirli değil, sürprizleri yok, hep kendi sülalesi ön planda vs.” diye verip veriştirmeye başlayınca; mutlaka aynı dertten muzdarip olanlar da konuya dahil olur… Özellikle kadınlar kendilerini tam rahatlamış hissederken; gruptan biri “Aaaa ben şimdi sevdiğimin hakkını yiyemem. Bana karşı her zaman çok kibardır” dediği anda; biraz önceki grup keskin bir U dönüşü yapıverir. Az önce yerden yere vurdukları adamları birden övmeye başlarlar. E n’oldu iki dakikada; ne değişti? Öğrenemedik gitti; hiç kimse göründüğü kadar mükemmel; anlatıldığı kadar da berbat değildir.     Bir de her gün ağzına kadar dolu olan gardrobun kapağını açıp, iki saat ayakta dikilip, oflayıp puflayıp;  “Yarın ne giysem, giyecek hiçbir şeyim yok” diyenler grubu var… Diyorum ya tezatlar ülkesiyiz diye… Hayır yani nasıl bir ruh haline sahipler anlayamıyorum; sanki her gün sofraya konan ama hiç yenmeyen reçel gibi falan mı hissediyorlar kendilerini acaba?     Aaaa en çok da düğünlerde yaşarız biz tezatlıkların kralını… Yapay gülümsemelerin zirveye çıktığı, kız tarafının oğlan tarafını süzdüğü, davetlilerin birbirinin açığını kolladığı anlarda iyi ki aklımızdan geçenler; alnımızda alt yazı şeklinde görünmüyor; yoksa bitmiştik biz! Bu arada Çırağan Sarayı’nda da düğün yapsanız; o müthiş Louis Armstrong’lar, John Coltrane’ler, Charlie Parker’lar bir süre sonra yerini mutlaka Ankaralı Namık’lara bırakıyor… Buram buram “I love you”ların yerini “Tavukları pişirmişem”, “Çekirgeyi salamadım” lar alıyor illâki… İki saniye önce eşiyle romantik bir dans eden hanımların Avrupa esintili parizyen tavrı; “Para bizdeğğğ, şöhret bizdeğğğ” şarkısıyla birdenbire Ahırkapı’daki Hıdrellez kutlamalarına dönüşmüyor mu? Diyorum ki olimpiyatlarda “ruh halimizdeki değişim hızı” da kategorilere dahil edilmeli artık; bütün altın madalyaları kapmazsak bana da Pınar demesinler !..
Ekleme Tarihi: 19 Kasım 2022 - Cumartesi

Tezatlıkta rakipsiziz

Hepimizin doğuştan gelen, tecrübeyle şekillenen, genlerle nakledilen, çevresel faktörlerden etkilenen, acıdan geçtikçe olgunlaşan türlü türlü hallerimiz var… Peki bu haleti ruhiyelerin içinde hiç tezatla iştigal durumlar yok mu; gelin biraz da bu pencereden bakalım hayatımızdaki ters köşelere…

 

Mesela işten geldiğinizde, mutfakta “akşam yemeği hazırlığı yapan anne güzelliği” diye bir şey vardır bizim aile yapımızda… Çok da kıymetlidir annemizi o çorba tenceresinin başında görmek; tahta kaşığı tencerenin yanına iki kez “çat çat” diye vurup, kapağı kapattığı an benim ömrümün en güzel filminin fragmanıdır… O ara mutfakta, ekranı hafiften yemek buharıyla buğulanmış minik televizyona takılır gözünüz… Henüz ağzınızı açmadan; “Amaaan öyle ses olsun diye açtım evladım. Saçmasapan şeyler, bunları izleyen var mı!” diyen anneniz; emin olun Esra Erol’un programındaki Ayşe’nin Fatma’nın; eşlerini kandırıp, köydeki inekleri sattırıp, sonra da o parayla estetik yaptırıp, evden nasıl kaçtığını bal gibi de biliyor. Peki “Sen nerden biliyorsun Pınar?” diye soracak olursanız; laf aramızda ben de iyi çorba yaparım; hayatımızı çorbaya çevirenlere inat…

 

Her sohbet ortamında doğallıktan bahsedenlere illâ ki denk gelmişsinizdir… Sosyal hayatta her beş kişiden ikisinin kendini; Cemal Süreya, ikisinin Ara Güler geriye kalanın da kendini Canan Karatay sandığı şu günlerde; kendiyle barışık olduğunu iddia edenlere bakıyorum… Sonra birden bire; saçları takma, kaşları boya, gözleri lens, tırnakları protez, kirpikleri yapıştırma, burnu estetik, botox’un bile kendinden soğuduğu marketteki o kadının; “Organik tavuk yok mu?” diye sorduğu dakikalara ışınlanıyorum… İç sesim “Organik tavuk size dokunur bence, alerji vs. yapmasın size; zira bünyeniz pek alışık gibi durmuyor” demeyi çok istesem de “Allahımmm n’olur sen aklıma mukayyet ol” deyip, sesizce uzaklaşıyorum…

 

Mesela bilmediğimiz bir numara arayınca, “Burda öyle biri yok kardeşim!” dediğimiz olmuştur mutlaka… Karşı tarafın ısrarla ve kendinden emin tavrıyla “Nasıl yok! Ama ben doğru aradım” sözüne; “Haklısınız, ben yanlış açtım galiba” diye dalga geçerek karşılık verdiğimiz, hatta teli kapatırken sıcakkanlı bir toplum olduğumuz için  “Görüşürüz” dediğimiz bile olmuştur… İşin vahim yanı; dalga geçtiğimiz bu durumu; bizim de başkalarına defalarca yaşattığımız gerçeğidir.

 

 

Ya da bir tartışma sırasında; “Aman bir tatsızlık çıkmasın, kimseyi kırmayayım” diye fedakârlık yapıp, kötü söz söylemeyip, içimize attığımız olmuştur illâ ki… Her defasında “Artık karşımdakine haddini bildireceğim, ‘hayır’ demesini öğreneceğim, bunları hiç haketmedim, hiç takılmıyorum, ne hâli varsa görsün!” derken buluruz kendimizi… O an Sezen Aksu’nun “İnsan biraz olsun akıllanmaz mı” dediği noktaya gelip; 3 dakika geçmeden hoooop maalesef yine Serkan Kaya’nın “Benden adam olmaz kabul ettim; insanları seçemiyorum; yaşadığım anılara takılıyorum gülüp de geçemiyorum” şarkısına evriliriz. 

Yani diyorum ki; “iyi ki varsın” diyenlerin sanki hiç yokmuşuz gibi davrandığı şu hayatta; ahhh ahhh nur içinde yatsın o içimize attığımız cümleler… 

 

 

Bir de canımızı sıkan, halini tavrını, aurasını pek de beğenmediğimiz içten içe hoşlanmadığımız insanlar vardır… Hatta bazen kendimizde kusur ararız; oysa etrafımızdakilerin paranoyak, sinir hastası olabileceğini hesaba katmayız. 

Kendimizi yakın hissettiklerimizle dertleşip; onları yerden yere vurup, sonra da “Aman canım gıybet edip, günaha girmeyelim. Allah onun da gönlüne göre versin, herkes mutlu olsun” deriz… “Keşke beddualar tutunca geri bildirim gelse” diye iç geçirmekten korktuğumuz için en büyük atar giderimiz; “Herkese iyi uykular, siz fesatlar; yatakta dönüp durun inşallah” tadında olur… 

 

 

Eşlerini ya da sevgililerini çekiştirip, birbirine dert yanmayı; psikolojik rehabilitasyon seansı sayanlara değinelim biraz da müsaadenizle… Ortamdaki biri, hayat arkadaşı için “Çok dağınık, ince fikirli değil, sürprizleri yok, hep kendi sülalesi ön planda vs.” diye verip veriştirmeye başlayınca; mutlaka aynı dertten muzdarip olanlar da konuya dahil olur… Özellikle kadınlar kendilerini tam rahatlamış hissederken; gruptan biri “Aaaa ben şimdi sevdiğimin hakkını yiyemem. Bana karşı her zaman çok kibardır” dediği anda; biraz önceki grup keskin bir U dönüşü yapıverir. Az önce yerden yere vurdukları adamları birden övmeye başlarlar. E n’oldu iki dakikada; ne değişti? Öğrenemedik gitti; hiç kimse göründüğü kadar mükemmel; anlatıldığı kadar da berbat değildir.  

 

Bir de her gün ağzına kadar dolu olan gardrobun kapağını açıp, iki saat ayakta dikilip, oflayıp puflayıp;  “Yarın ne giysem, giyecek hiçbir şeyim yok” diyenler grubu var… Diyorum ya tezatlar ülkesiyiz diye… Hayır yani nasıl bir ruh haline sahipler anlayamıyorum; sanki her gün sofraya konan ama hiç yenmeyen reçel gibi falan mı hissediyorlar kendilerini acaba?

 

 

Aaaa en çok da düğünlerde yaşarız biz tezatlıkların kralını… Yapay gülümsemelerin zirveye çıktığı, kız tarafının oğlan tarafını süzdüğü, davetlilerin birbirinin açığını kolladığı anlarda iyi ki aklımızdan geçenler; alnımızda alt yazı şeklinde görünmüyor; yoksa bitmiştik biz! Bu arada Çırağan Sarayı’nda da düğün yapsanız; o müthiş Louis Armstrong’lar, John Coltrane’ler, Charlie Parker’lar bir süre sonra yerini mutlaka Ankaralı Namık’lara bırakıyor… Buram buram “I love you”ların yerini “Tavukları pişirmişem”, “Çekirgeyi salamadım” lar alıyor illâki… İki saniye önce eşiyle romantik bir dans eden hanımların Avrupa esintili parizyen tavrı; “Para bizdeğğğ, şöhret bizdeğğğ” şarkısıyla birdenbire Ahırkapı’daki Hıdrellez kutlamalarına dönüşmüyor mu? Diyorum ki olimpiyatlarda “ruh halimizdeki değişim hızı” da kategorilere dahil edilmeli artık; bütün altın madalyaları kapmazsak bana da Pınar demesinler !..

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve sakinca.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.